24 Mart 2015 Salı

Guneydogu Anadoluda gezilecek yerler Gap ta gezilecek yerler


Herkese merhabalar! Güney doğu Anadolu’nun kadim şehirlerine hoş geldiniz. 6 gün boyunca neler yapacağız nereleri göreceğiz kısaca bir göz atalım.




·         Anadolu’nun en büyük tümülüsü ve nemrut dağında eşsiz bir gün batımı
·         Atatürk barajında çay keyfi (çaylar Çok Tatil den)
·         Diyarbakır’da Anadolu’nun ilk camisi Ulu cami, Cahit Sıtkı Tarancı müze evi ve altından geçerek dilek dileyeceğimiz dört ayaklı minare, Keçi burcu ve surlardan göreceğimiz muhteşem Hevsel bahçeleri
·         Bir aşka tanıklık edeceğiz ve Dicle ile Fırat’ı göreceğiz belki de sularından içeceğiz.
·         Belki de son kez Hasankeyf’i göreceğiz ve Dicle ile karşılıklı kahvemizi içeceğiz.
·         Midyat’ta telkaricilerde alış veriş yapacağız ve mükemmel bir konak gezeceğiz.
·         Mardin’de Süryanileri ve Ezidileri tanıyacağız. Mezopotamya manzarasında nargile keyfi yapacağız. Bölgenin en büyük medresesini ziyaret edeceğiz. Dar sokaklarda Abbaralarda yürüyeceğiz.
·         Şanlıurfa’da bilinen dinler tarihini değiştiren ve insanoğlunun yer yüzüne inşa ettiği ilk tapınağı ziyaret edeceğiz. Sabii’lerin memleketi Harran’da yer yüzünün ilk üniversitesini göreceğiz ve Kübik evlerde mırra içeceğiz. Balıklı gölde Hz İbrahim’e selam vereceğiz ve sıra gecesinde çiğ köfte yiyeceğiz.
·         Birecik’te nesli tükenmekte olan Kelaynakları göreceğiz.
·         Halfeti’de Fırat’ın suları üstünde gezineceğiz ve sular altında kalmış bir köyün yanı başında çaylarımızı yudumlayacağız.
·         Gaziantep’te çekiç sesleri eşliğinde bakırcılar çarşısında zaman geçireceğiz, tarihi Bey mahallesinde tarihin içinde yürüyeceğiz. Zeugma’nın mozaiklerinde büyüleneceğiz.
·         Adana’da sadece Türkiye’nin değil orta doğunun da en büyük camisi Sabancı merkez camisini ziyaret edeceğiz. Çukurova’ya hayat veren Seyhan nehrinin yanı başında çay keyfi yapacağız.
·         Tarsus’ta şelalenin uçuşan sularıyla serinleyeceğiz.

 
   Günaydınlaaaar efendim! Günaydın dünyanın en güzel kelimesidir. Lütfen bu sözü kullanmaktan çekinmeyin. Adıyaman’a hoşbuşduk! Sabah erken saatlerde otelimizde kahvaltı ile güne başlıyoruz. Dileyen misafirlerimiz dinlenebilir, diğer misafirlerimiz ise Adıyaman şehrinin merkezini keşfedebilirler. Turumuzu eğer son baharda yapıyorsak saat 13:00’da eğer bahar ayında yapıyorsak saat 14:00’da otelimiz önünden Kahta’ya hareket ediyoruz.
   Adıyaman güney doğu Anadolu bölgemizin illerinden biridir. Nüfusu 200bindir. 1954 yılına kadar Adıyaman Malatya ilimize bağlı bir ilçe. Ama bu tarihten sonra Malatya’dan ayrılır ve il olur.
     Bugün Adıyaman dendiği zaman akla ilk olarak nemrut dağındaki Kommagene Krallığına ait kalıntılar iki bir kısmı sınırları içerisinde bulunan Atatürk barajı ve üçüncü olarak da petrol gelir. Ülkemizde çıkarılan petrolün yüzde 60’ı Adıyaman ilimizden çıkarılıyor. Samsat ilçesi Atatürk barajı suları altında kaldıktan sonra ilçe nüfusunun çoğu şehir merkezine taşındı. 90lara kadar neredeyse apartman bulunmayan şehirde modern binalar yapıldı. Adıyaman Süryani nüfusunun yoğun olarak yaşadığı illerimizden biriydi. Fakat günümüzde sadece birkaç aile yaşıyor. Özellikle 1915 olaylarından sonra çok fazla göç yaşanmış.
            Adıyaman ilinin tarihi m.ö. 40bin yıllarına kadar uzanıyor. Palanlı mağarasında bulunan buluntular buranın paleolitik dönemden beri bir yerleşim yeri olduğunu gösteriyor. Paleolitik dönem insanların daha mağaralarda ve ağaç kovuklarında avcı toplayıcı olarak yaşadığı bir dönem. Adıyaman bütün tarih öncesi dönemleri yaşamıştır. Sırasıyla mezolitik, neolitik, kalkolitik ve eski tunç çağı. Hititlerden Asurlulara, Perslerden Romalılara, Emevilerden Abbasilere, Selçuklulardan Memlüklere kadar bir çok devlet bu şehre sahip olmuştur. Fakat Adıyaman dendiği zaman aklımıza ilk gelen devlet Kommagene krallığıdır.
       ‘’Kommagene’’ sınırları içerisinde farklı etnik grupların bulunması ve farklı dillerin konuşulması nedeniyle ‘’genler topluluğu’’ anlamına gelen bu adı alır. Bu krallık altın çağını m.ö. 69-36 yılları arasında en meşhur kralları Antiokhos zamanında yaşar. Kral Antiokhos’un tümülüsü bugün 2150 metre yükseklikte Nemrut dağında bulunuyor. Bu Tümülüs Anadolu’nun en büyük tümülüsüdür. Dünya’da güneşin doğarken ve batarken insana gülümsediği ve eşsiz bir seyir sunduğu nadir yerlerden birisi.
Kahta’ya vardığımızda aracımızı değiştiriyoruz ve Nemrut dağına doğru hareket ediyoruz. İlk durağımız Roma imparatoru Septimus Severus tarafından yaptırılmış ve iki ilçeyi birbirine bağlayan cendere köprüsü.
CENDERE KÖPRÜSÜ
   Cendere köprüsü 198 yılında roma imparatoru septimus severus tarafından cendere çayının üstüne yapılmıştır. Köprünün boyu 120 metre eni ise 7 metre. 1997 yılına kadar buradan 5 tona kadar araçların geçişine izin veriliyordu. Yani trafiğe açıktı. Fakat Bülent Ecevit döneminde beş yüz metre doğusuna bugünkü köprü yapılmıştır ve cendere köprüsü tamamen trafiğe kapanmıştır.
 Ardından Kommagene hanımlarının gömülü olduğu Karakuş tümülüsüne gidiyoruz.
KARAKUŞ TÜMÜLÜSÜ
    Bu anıt mezar antiokhos’un oğlu 2. Mithridates tarafından annesi isias, kız kardeşi antiokhis ve onun kızı laodike için yapılmıştır. Yani kommagene kraliçelerine ait bir anıt mezardır. Mezarın dört bir yanında steller ve üzerlerinde kabartmalar bulunuyor. Halk burada bulunan kartal figüründen dolayı buraya karakuş ismini vermiş.
  ARSEMEA
 Arsemea kenti m.ö. 2. Yüzyılda kommagenelilerin atası olan arsemes tarafından kurulmuş bir kenttir. Kommagene krallığının iki başkenti vardı. Biri bugün Atatürk barajı altında kalan Samsat o günkü adıyla samosata diğeri ise şu anda bulunduğumuz arsemea kenti. Burası yazlık başkentti. Burada görsel olarak bir gizli tünel ve birkaç stel göreceğiz. Antiokhos’un babası Mithridates Kallinikos için yaptırmış olduğu mezar da burada yer alıyor.


    Aracımız bizi dağın zirvesinden yaklaşık 500 metre kadar önce indiriyor. Dileyen misafirlerimiz dört ayaklı taksileri kullanabilirler J. Zirveye ulaştığımızda eşsiz bir manzarayla karşılaşıyoruz. Dağın üstünde ayrı bir dağ gibi yapılmış tümülüsün önündeki heykeller buraya nasıl taşınmış sorusu insanın aklına ilk sorudur. Bu heykeller başka bir yerde yapıldıktan sonra buraya taşınmamıştır. Burada yapılmışlardır. Bu heykeller doğu ve batının Tanrılarıdır. Antiokhos burada doğu ve batının kutsal tanrılarını alarak ortak bir kutsal yer oluşturmuştur. Fortuna ya da thyce, tam ortada bulunan zeus doğudaki adı ise oromasdes, diğeri apollon ya da mithras hellios hermes, diğeri ise heracles ya da artagnes  ya da bizim bildiğimiz adıyla herkül ve Antiokhos’un kendisidir. Burada Tanrıların heykellerinin yanına kendi heykelini de yaptıran Antiokhos kendisini Tanrı mertebesine yükseltmiştir. Tümülüs burada yapılan heykellerin küçük taşlarıyla kaplanarak yapılmış. Anadolu’daki en büyük tümülüstür. Boyu 50 metre çapı ise 150 metredir.
  Günümüzü Antiokhos’un misafirperverliği ile eşsiz gün batımı ile tamamlıyoruz. Aracımıza dönerek otelimize dönüyoruz.
NOT: havanın ne kadar sıcak olursa olsun dağın tepesi çok soğuk. Bundan dolayı ceketlerimizi getirmeyi unutmayalım ve ilk gün gezeceğimiz noktalar için rahat bir ayakkabı şart.
  Günaydınlaaaar! Bugün yolculuğumuzun ilk durağı Atatürk barajı. Bu baraj Güney Doğu Anadolu projesinin göz bebeği. Yapımına 1983 tarihinde başlandı. Bitim tarihi 1994 yılı söylenmiş olmasına rağmen 1992 yılında açıldı. Bu baraj Fırat nehri üstünde kurulmuş bir baraj ve bu bölgeye adeta can veriyor. Dolgu hacmi bakımından dünyanın en büyük altıncı barajıdır. 817 kilometre kare göl alanına sahip ve Türkiye’de bulunan hidroelektrik santrallerinin ürettiği enerjinin yüzde yirmisini tek başına karşılayabilir. Bu barajın toplam maliyeti 15 milyar dolar. Seyir terasında güzel bir kafe bulunuyor. Burada çay molası veriyoruz ve Diyarbakır’a doğru yolumuza devam ediyoruz.
    Diyarbakır’a varışımız öğlen saatlerine denk gelecek olduğundan ilk olarak öğle yemeğimiz için serbest zaman veriyoruz.  Diyarbakır’da ciğer yemeden olmaz. Burada sur içinde perdeli ciğer denilen ve bir zara sarılarak mangalda pişirilen bu lezzetli yemeği mutlaka tatmalıyız.
  Yemeğimizi yedik ve enerjimiz yerine geldi. Haydi o zaman biraz Diyarbakır’ın muhabbetini edelim.
DİYARBAKIR
    Diyarbakır Türkiye’nin en kalabalık 12. Şehridir. Merkez nüfusu 1 milyona yakın. Diyarbakır denilince aklımıza ilk gelen şey karpuzdur. Şehre girerken büyük bir karpuz heykeli bizi karşılar. Karpuzu çok büyük ve lezzetlidir. Karpuzda güvercin gübresi kullanıyorlar. Güvercin gübresi çok yararlı olmasının yanında tehlikelidir. Çünkü fazla kullanıldığında yakar ve ürüne zarar verir. Bunun için tam ayarında kullanılması gerekir. Diyarbakır doğu roma yani Bizans hakimiyetindeyken İslam orduları tarafından fethedilir. Günümüzdeki adını da bu dönemden alır. . Hz Ömer’in komutanı Halit bin Velid  burayı fethettikten sonra Bekir aşiretini buraya yerleştiriyor. Daha sonra buraya Bekir’in diyarı anlamına gelen diyarbekir ismi verilmiş. Daha sonra cumhuriyet döneminde buradaki bakır yatakları da göz önüne alınarak Diyarbakır ismi verilmiş. Bugün 41 tane sahabe Diyarbakır’da metfundur. Bundan dolayı bu şehre ayrı bir kutsiyet atfedilir.  Diyarbakır tarihte 26 farklı medeniyete ev sahipliği yapmış ve bunların harmanlanması olarak mükemmel miras kalmıştır günümüze. Hititlerden Asurlara, Urartulardan İskitlere, Medlerden Friglere, Perslerden büyük iskendere, seleukoslardan Romalılara, sasanilere emevilere Abbasilere safevilerden Osmanlı’ya kadar bir çok devlet, krallık burada hüküm sürmüş ve izlerini bırakmış.
  Diyarbakır dünya tarihi içinde çok önemlidir. Çünkü insanlar yer yüzüne ilk inşa ettikleri evlerini burada inşa ettiler. İlk defa hayvan burada evcilleştirildi. Tarım ilk burada yapıldı.Topluluktan topluma ilk burada geçildi. Bugünkü yaşadığımız şehir hayatının temelleri burada atıldı. Nerede? Ergani ilçesinde bulunan Çayönü yerleşkesinde.
 İlk ziyaret noktamız Ulu cami.
ULU CAMİ
  Diyarbakır’da şöyle söylenir. O yıkılırsa kıyamet kopar. Bu söz Ulu cami için söylenmiştir. Ulu cami Anadolu’daki en eski camidir. 639 yılında Hz Ömer komutasındaki İslami orduları Diyarbakır’ı fetheder burada bulunan mar toma kilisesini camiye çevirirler. Böylelikle Anadolu’daki ilk cami Diyarbakır cami olmuştur.  Burasının ilk olarak ne zaman yapıldığı bilinmiyor. İslamiyet’ten, Hıristiyanlıktan önce de diğer dinlere mabetlik yapmış bir yapıdır. Bu yapının Hz Yunus döneminden beri var olduğu söylenir. Roma döneminde bir pagan tapınağı daha sonrasında romanın Hıristiyanlığı kabulüyle burası bir Süryani kilisesine çevrilmiştir. Mar Toma. Mar ya da Mor Süryanicede aziz anlamına gelir.  639 yılında Hz Ömer ile birlikte burası cami’ye çevrilmiştir ve camii kebir ismini almıştır. Yani büyük cami. Biz bu ismi Türkçeleştirmişiz ve Ulu cami demişiz.

CAHİT SITKI TARANCI
   Cahit Sıtkı Tarancı 1910 yılında dünyaya burada pirinççi zadelere ait bu konakta  gelmiştir.  Bu konak 1733 yılında inşa ediliyor.  Bu konak bize  sivil mimari ve o dönem insanlarının yaşam biçimleri hakkında bilgiler veriyor. Burada kapalı yaşayan ama bir o kadar da rahat yaşamayı seviyorlardı. Dört mevsime göre inşa edilmiş bu ev bize çok şey anlatacak.
   Ilısu barajı bahane edilerek son altmış yıldır buraya hiçbir kalkınma projesi yapılmamış. Baraj yapılırsa sular altmış beş metre yükselecek ve Hasankeyf sular altında kalacak. Unesco Dünya miras listesine alınırsa eğer burası kurtulabilir. Bu listeye alım on kriterden oluşuyor ve Hasankeyf dokuz kritere sahip fakat kabul edilebilmesi için Turizm bakanlığının başvuru yapması gerekiyor.
  Buraya geldiğimizde yapmamız gereken en önemli şey büyük saray manzarasına karşı buraya has ballı, cevizli ve sütlü kahve içmek ve çoban Ali’den güzel bir türkü dinlemek.  Yol boyunca bulunan tezgahlardan alış veriş mi? onu serbest zamanımıza bırakalım. Haydi kahvelerimizi içerken biraz Hasankeyf’ten konuşalım.
  Bu şehrin ilk olarak kimler tarafından kurulduğunu bilmiyoruz. Arazi kireç taşından oluştuğu için işlenmesi çok kolay. Bundan dolayı kasabanın çevresi mağaralarla doludur ki hala bu mağaralarda yaşayanlar görebiliyoruz. Pvc kaplı ya da dışında uydu çanağı bulunan mağaralar gerçekten ilgi çekici. Bir de boş olan Dicle kıyısında bulunan mağaralar var. onlar mı? Süryani yazlıkları. Ama günümüzde kullanılmıyorlar. Hasankeyf ismi Hısnkayfa’dan geliyor.  Bu isim Osmanlı döneminde verilmiş. Daha önceden de bazı isimleri biliniyor. Roma döneminde Kipas ya da cehpa isimleri verilmiş. Hısn, kale anlamına geliyor kayfa’nın anlamı hala bilinmiyor. Süryanice taş anlamına gelen kifa’dan geldiği söyleniyor. Cumhuriyet döneminde fonotiğe uydurularak Hasankeyf adına dönüştürülüyor. İsmine atfen bu kasabada bir çok hikaye duyabilirsiniz. Eski dönemlerde şehirde bir darphane bulunuyordu. Bundan dolayı eski dönemlere ait paralar bulmanız çok olası. Hemen hemen bütün kasaba halkında birkaç Roma sikkesine rastlayabilirsiniz. Roma döneminde Dicle’nin üzerinde  inşa edilmiş bir köprü var. Bu köprü iki katlı ve ayaklarını birbirine bağlayan kısım ahşaptanmış. Tehlike anında köprü kaldırılarak geçiş kapatılıyor. Bu köprüde şuan yaşayan insanlar var. Büyük ve küçük saraylar Artuklu dönemine aittir. Şu anda buralara giriş taş düşer tehlikesiyle kapatılmıştır. Artuklu devletinin başkenti olarak uzun bir dönem hizmet ettikten sonra şehir Eyyübilerin hakimiyetine geçer. Moğollar Anadolu’yu yağmaladıklarında bu şehirde nasibini almıştır. Yağmalanan ve tahrip olan bu şehir bir daha eski günlerine dönemez. Bir süre de Akkoyunluların hakimiyetinde kalan şehir 1516 yılında Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı devleti hakimiyetine girmiştir.
  
MİDYAT
     Bu isim Matiate’den gelir. Anlamı is mağaralar şehri demektir. Burada şehrin merkezinde inerek Midyat konuk evine gidiyoruz. Etrafımıza birçok çocuk doluşacak. Lütfen konuşun onlarla, hallerini hatırlarını sorun. Çünkü okulda öğretmenleri onlara turistleri gördüğünüzde onlara hoş geldin deyin onlarla muhabbet edin diye tembihliyor. Onlar da çok sevdikleri öğretmenlerinin sözünü dinliyorlar. Midyat’ta Süryaniler, ezidiler, Kürtler, Araplar ve Ermeniler yaşıyorlar. 1915 birinci dünya savaşı döneminde Müslüman olmayanların bir çoğu göç etmiş. Bundan dolayı Kürt ve Araplar nüfus olarak çok daha fazla. Konuk evine giderken Telkaricilerin önünden geçiyoruz. Acele etmeyin alış veriş için zamanımız olacak J. Yolumuzun üstünde Gelüşke hanına uğruyoruz. Genellikle bu isimle değil de Sıla’nın düğünün olduğu yer diye bilinir. Osmanlı döneminden kalma bu han günümüzde bir cafe olarak hizmet veriyor. Hanın tam ortasında ayağından bağlı bir atmaca göreceğiz. Tabiî ki onunla fotoğraf çekilebiliriz.  Hanın diğer kapısından çıkarak dar Midyat sokaklarından konuk evine doğru yürümeye devam ediyoruz. Yolda kulağınıza çalınan dil size tuhaf gelecek. Çünkü muhtemelen daha önce duymadığınız bir dil. Kürtçe değil, Arapça değil. İşte burada rehberimize duyduğunuzun hangi dil olduğunu soracaksınız. Süryanice! Birazdan onların da kulaklarını çınlatacağız. Midyat Konuk evi günümüzde Sıla evi olarak bilinir. Eski bir Süryani konağıdır. Kapıdan içeri adım atar atmaz işlemeleri bizi büyüleyecek. Bu konakta bir çok dizi film çekilmiştir. Sıla bunların en başında geliyor. En son hükümet kadın filmi çekilmişti. Rehberimiz evin özelliklerinden bahsederken küçük ayrıntılar bizleri konağa daha da hayran bırakacak. Burayı ziyaret ettikten sonra haydi alış verişe. Telkaricilerin bulunduğu çarşıda serbest zaman veriyoruz. Sakın unutmayın ‘’pazarlık sünnettir!’’ Süryani dükkanlarındaki gümüş işlemeleri bizleri büyüleyecek. Bu sanat aslında bu bölgede Ermenilere aitti. Onlar buradan göç ettikten sonra bu sanatı şu anda Süryaniler devam ettiriyor. Öyle ince işçilik uyguluyorlar ki adete gümüşe raks ettiriyorlar. Serbest zamanımızın ardından aracımıza biniyoruz ve Mardin’e doğru  45 dakikalık bir yolculuğa başlıyoruz. Midyat’tan çıkmadan yol üstünde bir saat kulesi göreceğiz. Dört tarafında dört farklı sembol. Tavus kuşu, kilise, cami ve Türkiye haritası. Haritanın Mardin’e ait bölgesi belli edilmiş. Kilise Süryanileri, cami Müslümanları, Tavus kuşu ise Ezidileri sembolize ediyor. Farklı dinden insanların burada hep birlikte yaşamasını sembolize ediyor. Haydi biraz eziler ve Süryanilerden konuşalım.


EZİDİLER
    Melek Tavus’un halkı Ezidiler. Bu halk bizim bildiğimiz manada şeytana tapanlardır. Ama şeytan iblis gibi kelimeler bu dine göre ağır hakarettir. Onların taptıkları Melek Tavus’tur. İnsanoğlunun yaratıcısı kabul edilir. İki kitapları vardır. Kitap el celve ve Kara kitap. Tanrı Melek Tavus’u yaratmıştır ve ona insanoğlunu yaratma emrini vermiştir. İlk insanı yaratan Melek Tavus onu Tanrı’ya sunar. Tanrı çok beğenir ve Melek Tavusun ona secde etmesini ister. Fakat melek Tavus bunu reddeder ve cennetten kovulur. Yedi bin yıl boyunca göz yaşı döker. Göz yaşlarından dolayı cehennemin ateşi söner. Bunu gören Tanrı onu affeder. Derki sen, benim sana emretmeme rağmen benden başkasına secde etmeyi reddettin. Tekrar onu cennetine alır.
  Ezidiler ibadetlerini güneşe doğru yaparlar. Türkiye sınırları içerisinde yüz kişi ya kaldı ya kalmadılar. Ama ırak bölgesindeki olaylardan dolayı şu ara her Mardin’in her yerinde onları görmek mümkün. Kutsal alanları Irak’ta bulunuyor. Laleş. Burada Ezidiliğin kurucusu Şeyh Adi’nin türbesi bulunuyor. Bundan dolayı ezidiler hac vazifelerini orada gerçekleştiriyor.

SÜRYANİLER
    Süryaniler Hz Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan geldiklerini söylerler. Semitik bir ırka sahiptirler. Konuştukları dil aramicedir. Süryani isminin kaynağı bilinmiyor ama Hıristiyanlığı kabul eden bu halk aynı ırktan olup putlara tapanlardan kendilerini ayırmak için bu ismi kullanmışlar. Anlatılan bir varsayıma göre Asur ülkesine yunanlılar Asurya diyorlardı Asurlulara da Asuryan diyorlardı. Bu isim aramiceye geçtiğinde değişerek önce Suruyo daha sonra Süryani ismine dönüşmüştür. Beş bin yıllık kadim bir geçmişleri vardır. Hıristiyanlığı kabul eden ilk millettir.  Bugün Türkiye topraklarında az sayı da kalsalar da hala hatırı sayılır bir nüfusları var. Ülkemizde genel olarak yoğun olarak yaşadıkları yerler Mardin, Midyat, Adıyaman, Şanlıurfa, Diyarbakır ve İstanbul’dur. Altı yüz yıldan fazla Deyrul Zafaran manastırı patriklik yaptı. Fakat 1932 yılında şama taşındı. Şu anda Suriye iç savaşından dolayı geçici süre Lübnan’a taşındı.
MARDİN
  Mardin’e hoş bulduk. Mardin ismin nereden geldiği tam olarak bilinmiyor. Ama bazı söylentiler var. persler burayı aldıktan sonra Mard boyunu buraya yerleştirirler ve kurdukları şehre Mardiyon ismini vermişler. Diğer bir söylencede Süryanice marde kelimesinden geldiğidir. Marde kaleler anlamına geliyor ve Mardin’de bulunan bir çok kaleden dolayı bu ismi kullandıkları da söylenceler arasında. Mardin’e uzaktan baktığımızda gündüz bir mezarlığa gece ise bir gerdanlığa benzer. Mardin’in harika bir Mezopotamya manzarası var. ulucami’nin yanında bulunan Mezopotamya kafe’de Süryani kahvenizi yudumlarken bu manzarayı seyretmek bize inanılmaz bir huzur verecek. Mardin’de ilk durağımız Deyrul Zafaran manastırı.
   Bu manastırda bize bir Süryani eşlik edecek. Deyrul, Süryanicede manastır anlamına geliyor. Zafaran ise safran demek. Manastırın civarında yetişen safran bitkisinden dolayı bu isim verilmiş. Bu manastır altı yüzyıldan fazla Süryanilerin patrikhanesi olarak hizmet verdi. 1932 yılından sonra buradan taşındı. Manastırda bize bilgiler verecek olan Süryani arkadaşımız bize manastırın en ilginç yapısını gösterecek. Bir güneş tapınağı. Bu tapınak tonluk taşlar arasında hiçbir yapıştırıcı madde kullanılmadan inşa edilmiş. İki bin yıldan fazla süredir hala ayakta. bu manastırın çok güzel bir kafeteryası var. Beş karışımdan oluşan Süryani çayını ya da kurabiyelerini muhakkak tatmalısınız. Manastırı gezdikten sonra şehir merkezine gidiyoruz. Aracımızdan inerek dar sokaklarda yürümeye başlıyoruz. Arapça geçit anlamına gelen Abbaralardan geçerek Ulu camine ulaşıyoruz.
  Mardin ulu cami 1176 ile 1190 yılları arasında Artuklular döneminde inşa edilmiştir. Cami yapıldığı zaman iki minaresi varken günümüzde sadece tek minaresi var. diğeri yıkılmıştır. Bu caminin taş işlemeleri bizleri kendine hayran bırakacak. Minaresindeki kufi yazılar ise dönemin insanlarının ne kadar sanata önem verdiklerini bize kanıtlayacak kadar güzel. Camiyi ziyaretin ardından çarşıda serbest zaman veriyoruz. Ev yapımı sabunlar, ezidi şalları, sürmeler bir çok dükkanda bulunmaktadır.
  Günü sonlandırmadan son durağımız Kasımiye medresesi olacak. Bu medrese Artuklular döneminde inşa edilmeye başlamış fakat Timur dönemindeki Moğol saldırılarından dolayı yarım kalmıştır. Daha sonra Akkoyunlu sultanı cihangir oğlu Kasım tarafından yapımı tamamlanmıştır. Eğitim verdiği dönemde bölgenin en önemli eğitim merkeziydi. Medresenin ortasında bir insan hayatını anlatan havuz bulunuyor. Son ziyaret noktamız olan Kasımiye medresesini ziyaret ettikten sonra otelimize geçiyoruz.
   Sabah Şanlıurfa’ya hareket ediyoruz. İki saat yolculuğuuzun ardından ilk durağımız Göbeklitepe’ye geliyoruz. Göbeklitepe insanların daha mağaralarda, ağaç kovuklarında yaşadıkları zamanda inşa etmiş oldukları tapınak merkeziydi. Buranın önemi insanoğlu daha evini inşa etmeden önce kendisine bir tapınak inşa etmiştir. Tarih öncesi bilinen tarihi tamamen değiştirmiştir. İnsanlar önce tarımı keşfetmişler sonra yerleşik hayata geçerek evlerini inşa etmişler ve Ana tanrıça inancını benimsemişler. Bu gelişim m.ö. 8000 ile 5500 yılları arasında olmuştur. Fakat göbekli tepenin tarihi m.ö. 9000, 10000 yıllarına kadar uzanıyor. Burada kullanılan mimari teknikler, taşlara işlenen figürler bizleri müthiş büyüleyecek. Göbeklitepe’yi ziyaret ettikten sonra Harran’a hareket ediyoruz.
HARRAN
Şehrin adının ilk geçtiği buluntular MÖ 2250 yıllarına ait çivi yazılı tabletlerdir.  Bu tabletlerde şehir "Ha-ra-an" olarak adlandrılmaktadır.  Kentin adı Sümercede ve Akadçada"seyahat" veya "kervan" anlamına gelen "haran-u" sözcüğünden türemektedir. Bazı kaynaklar ise bu sözcüğün "şiddetli sıcak" anlamına geldiğini yani ‘’hararet’’ sözcüğünden geldiğini öne sürmektedir. Harran sıcağını hissettiğimizde bu iddiaya hak vermemek elde değil. Şehir konumu nedeniyle bir ticaret merkezi olma özelliği kazanmıştır. Kent, ay tanrıçasına adanmıştır. Kuran-ı Kerim'de adı geçen Hz Nuh'un kavmi olarak kabul edilen ve ehli kitaptan sayılan Sabii'lerin ana vatanı olarak kabul edilir. Şii ayaklanması sırasında Sabii'ler kıtlık ve ayaklanmada tapınaklarını kaybetmişler ve yeryüzünden silinmişlerdir. Nüfusun tamamına yakını Araplardır. Koni şeklindeki 3.000 yıllık Mezopotamya evleri kültürü ise modern tarzda evlere karşı yok olma ile karşı karşıyadır. Miladi 11. yüzyılda çok geniş yeşil ve verimli bir Mezopotamya şehri iken zamanla çölleşmiştir ancak son zamanlarda Güneydoğu Anadolu Projesi sayesinde Mezopotamya'nın o eski verimli günlerine dönüş olmaya başlamış, tekrar verimli ve yeşil bir coğrafya halini almaya başlamıştır. Bilinçsiz şekilde yapılan vahşi sulama yöntemi yüzünden Harran Ovası tuzlanma problemi ile karşı karşıyadır. Şu anda yaşam olmayan kübik evlerde bir çay molası verdikten sonra Balıklı göle hareket ediyoruz.
Bir zamanlar bu şehirde zalim bir hükümdar yaşarmış. Yaptığı bu zalimliklerle kendinden geçen Nemrut gün gelmiş kendisini Tanrı zannetmeye başlamış ve büyük tapınaklar yaptırıp içine de kendi heykellerini koydurmuş. Halkına da baskı yaparak kendisine Tanrı diye tapmalarını istemiş.



Bir gece Zalim Nemrut uykusunda korkunç bir kabus görmüş. Kan ter içinde fırlamış yatağından. Hemen sarayın bütün kahinlerini ve büyücülerini çağırtmış ve rüyasını anlatmış onlara. Nemrut'un rüyasını dinleyen kahinlerin ileri gelenleri şöyle yorumlamış Nemrut'un rüyasını: "Efendim, krallığınızda dünyaya gelecek bir çocuk sizin tahtınızı ve saltanatınızı yıkacak, ülkeniz üzerindeki hakimiyetinize son verecek". Sarayındaki danışmanlarına çok güvenen Nemrut korku içinde kaskatı kesilmiş. Panik halinde nasıl önlemler alabileceklerini sormuş onlara. Sarayın baş kahini atılmış öne hemen; "Değerli efendim" demiş, "Eğer bu sene krallığınızda doğacak bütün erkek çocuklarını öldürtürseniz , erkekler ve kadınların da bu yıl boyunca birbirlerine yakınlaşmalarını yasaklarsanız ve aksine yapan herkesi asarsanız bu sorunu da çözersiniz" .Nemrut kahinlerin önerisiyle doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesi emrini vermiş. Ülkesinde yaşayan her on aileye bir gözlemci düşecek şekilde kuralların uygulanıp uygulanmadığını izlemeye başlamış. Sadece başdanışmanı Azer'e çok güvendiği için onun ve ailesinin başına gözlemci koymaya gerek duymamış. Böylece şehirde bir yıl sürecek dehşet ve zulüm dönemi başlamış. Nemrut bu bir yıl süresince on binlerce çocuğu öldürtmüş, aileleri darmadağın etmiş. Bütün ülke Nemrut'un bu büyük zulmü altında inim inim inliyormuş. Bir yılın sonunda Nemrut yine bütün danışmanlarını etrafına toplamış. Müneccimleri ona demişler ki "Hükümdarım maalesef aldığımız tedbirler yeterli olmadı. Sizi ve tahtınızı yok edecek çocuk yarın gece ana rahmine düşecek".  Nemrut kâhinlerinin bu sözleri üzerine daha da büyük bir paniğe kapılmış. Ve hemen şehirdeki bütün erkeklerin toparlanıp şehir dışına çıkarılmasını ve iki gün boyunca da şehre girmelerinin yasaklanmalarını emretmiş. Nemrut şehri dolaşırken aniden krallık mührünü sarayında unuttuğunu farketmiş. Hemen en güvenilir adamı Azer'i göndermiş saraya mührünü alıp kendisine getirmesi için. Azer, saraya gidip mührü almış. Geri dönerken aklına karısı gelmiş. Evine varınca nefsine hakim olamamış ve karısıyla birlikte olmuş. Ve böylece Zalim Nemrut'u yok edecek olan Hz.İbrahim ana rahmine düşmüş.
Kahinler sabaha doğru Nemrut'a onu korkudan tir tir titreten haberi vermişler. "Efendimiz maalesef aldığımız tüm önlemlere rağmen o çocuk bu gece ana rahmine düştü" Nemrut sinirden küplere binmiş ve ülkesinde bu yıl doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesin emretmiş. O gece Azer'den hamile kalan karısı bu durumu kocasından saklıyor, kendisini şişmanlamış gösteriyormuş. Doğum vakti yaklaşınca da bugünkü Urfa Kalesinin kuzeyinde bulunan küçük bir mağaraya gitmiş ve tek başına doğurmuş çocuğunu. Çocuğunun öldürüleceği korkusuyla onu iyice sarıp sarmalayıp mağaranın en dibine gizlemiş. Her gün bir defa onu emzirmeye geliyormuş mağaraya. Gelemediği günlerde açlıktan ve soğuktan oğlunun ölmüş olabileceğini düşünüp ağlıyormuş ama her seferinde telaşla gittiği mağarada küçük çocuğu sağ salim görünce mutluluktan uçuyormuş. Mağarayı kendilerine korunak olarak kullanan ceylanlar bu küçük çocuğu kendi sütleriyle besliyorlarmış. Aradan 15 ay geçmiş ama Hz.İbrahim 15 yaşında bir delikanlı gibi görünüyormuş Günlerden bir gün kralın askerleri şehrin hemen yamacındaki dağa avlanmaya çıkmışlar. Dağda dolaşırken ceylanların arasındaki İbrahim'i görmüşler. Hemen yakalayıp saraya getirmişler. Nemrut, ceylan sütüyle beslenmiş 15 yaşındaki genç, gürbüz ve güzel bir delikanlı olan İbrahim'i hemen yanına almaya karar vermiş. Böylece genç İbrahim sarayda yaşamaya başlamış ve burada Nemrut'un bir diğer evlatlığı genç Zeliha ile tanışıp dost olmuş. İbrahim sarayda geçirdiği günlerde kendisini evlatlık alan Nemrut'un halka yaptığı zulümlerden ve putlara tapınmasından dolayı kızmaya başlamış. Bir gün bu düşüncelerini arkadaşı Zeliha ile paylaşmış ve ona taştan yapılmış bu putlara tapınmanın anlamsızlığını anlatmış. İbrahim bir gün tapınağın boş olduğu bir saatte eline bir balta almış ve tapınaktaki bütün putları tek tek kırmaya başlamış. Hepsini kırdıktan sonra elindeki baltayı da tapınağın baş köşesine yerleştirmiş ve Nemrut'a benzeyen en büyük heykelin omzuna asmış. Nemrut olanları duyunca sinirden çılgına dönmüş ve derhal bunu yapanın bulunmasını emretmiş.Kısa bir araştırmanın ardından İbrahim Nemrut'un huzuruna çıkarılmış.Nemrut "Sen mi yaptın" diye sorunca, son derece sakin bir şekilde cevap vermiş "Hepinizin gördüğü gibi balta en büyük heykelin omzunda duruyor. Yapsa yapsa o yapmıştır." Demiş. Nemrut Hz.İbrahim'in bu cevabı üzerine daha da sinirlenmiş, "Olur mu böyle saçmalık. O cansız bir taş parçası. Nasıl eline bir balta alıp da böyle bir şey yapabilir ki?" Hz. İbrahim de gülümseyerek cevap vermiş Nemrut'a ."İşte benim de anlatmak istediğim buydu. Siz kendi elinizle yaptığınız bu taş parçalarına nasıl olur da taparsınız ve onlardan adalet, huzur, bereket beklersiniz? Bu taşlar gerçekten Tanrı olsalardı kendilerini koruyabilirlerdi" Bu cevaba çok sinirlenen Nemrut hemen İbrahim'in yakalanıp ateşe atılmasını emretmiş. Nemrut, kalenin kuzeyinde kalan dağın tepesindeki iki büyük sütunu mancınık olarak kullanıp, Hz.İbrahim'i buradan ateşe atmaya karar vermiş. Tam bu esnada Allah : "Ey ateş, serinlik ve esenlik ol" diye buyurmuş. Hz. İbrahim ateşin üzerine düşer düşmez ateşin yerinde berrak küçük bir göl oluşuvermiş. Allah'ın emri ile hazırlanan o devasa ateş bir göle; ateş için toplanan odunlar da balıklara dönüşmüşler. Odunlar biraz yanmış oldukları için balıkların sırtında kara lekeler oluşmuş. Varlığına inandığı ve sürekli onu aradığı için Allah, Hz.İbrahim'e "Halilim" yani dostum demiş. Bu göle de bu yüzden "Halilurrahman Gölü" denmiş. Zeliha'nın döktüğü gözyaşlarından oluşan göle ise "Zeliha'nın gözyaşları" anlamına gelen "Ayn-ı Zeliha Gölü" ismi verilmiş.


   Nemrut bütün bu olanlar karışsında daha da sinirlenmiş. Ve Allah'ı inkara devam etmiş. Allah da ona bir kanadı sakat sivrisinek göndermiş. Bu sivrisinek bir gece Nemrut yatarken kulağından içeri girmiş ve beynine kadar gitmiş. Günler geçmiş ve Nemrut bu sinekten dolayı kafasında büyük ağrılar hissetmeye başlamış. Ülkesindeki bütün büyücüleri ve hekimleri derdine derman bulsunlar diye çağırtmış. Ancak hiçbiri Nemrut'a yardım edememiş. Nemrut, ağrıları biraz olsun azaltabilmek için kendi hazırlattığı özel tahta bir tokmakla kafasına vuruyormuş her gün. Ağrı arttıkça tokmakla vuruşlarının şiddetini de arttırmış. Sonunda tokmağın acısına dayanamamış ve kafası parçalanarak can vermiş. Bu efsane şehirde küçücük çocuklara kadar herkes tarafından anlatılır. Tabi bir de efsane olmayan kutsal kitapların anlattıkları var. Bunu da rehberimiz bizlere anlattıktan sonra tarihi çarşıda alış veriş molası veriyoruz. Ardından otelimize geçiyoruz. Akşam yemeğinin akabinde şehrin olmazsa olmazı sıra gecesine gidiyoruz. Urfa türküleri eşliğinde yoğrulan çiğ köfteyi tadıyoruz. 
1071 yılında Alp Arslan'ın Malazgirt Savaşı'ndaki zaferinden sonra kent Selçuklu yönetimine geçer. Bir dönem Eyyübilerin eline geçen kent, 1270 yılında Moğolların Ayıntap'a saldırmasıyla, 1389 yılında Dulkadiroğulları'nın ve 1471 yılında Memlük Devleti'nin egemenliğine geçmiştir. 1516 yılında Yavuz Sultan Selim'in Mercidabık Muharebesi'ndeki zaferinden sonra Ayıntap, Osmanlı yönetimine geçer.
Ünlü coğrafyacı Strabon da Zeugma’dan bahsetmektedir. Hellenistik dönemde Selevkos Nikator zamanında Zeugma’da önemli imar faaliyetleri yapıldığı bilinmektedir. Kentteki Akropolün üzerine kader tanrıçası Thyke’nin bir tapınağı yapılmıştır. Bu tapınak halen toprak altındadır. Zeugma Antik Kenti kendi şehir sikkesi de basmış Roma Kentlerinden biridir. Sikkeler üzerine bir tarafına Thyke tapınağı , diğer tarafına da güçlülüğü simgeleyen Roma Kartalı motifi basılmıştır. Bu antik kentin zengin mozaikleri şehrin bir kısmı baraj suları altında kaldığı için sökülerek kendi adında açılan müzeye getirilmiştir. Burada bizi roma evlerinin eşsiz güzellikteki mozaikleri müthiş etkileyecek.


Birecik barajı yapıldıktan sonra bir bölümü sular altında kalmıştır. Savaşan köyü sular altında kalan yerleşimlerden biri. Buranın üstünde yapacağımız tekne turu bizi büyüleyecek. Fırat burada iki ilin sınırını oluşturuyor. Bir yanı Yavuzeli yani Gaziantep diğeri ise Halfeti yani Şanlıurfa. Burada Karagül dizisinin çekimlerine de belki rastlayabiliriz. Aynı zamanda Şener şen’in oynamış olduğu eşkıya filminin de bir bölümü burada çekilmiştir. Savaşan köyünün hemen yanında vereceğimiz çay molasının akabinde Gaziantep’e hareket ediyoruz.
GAZİANTEP
Şehre Romalılar tarafından verilen isim Antiochia ad Taurum'dur. "Antiochia ad Taurum", Latince "Toroslar'ın karşısındaki Antakya" anlamına gelir. Daha sonra şehri ele geçiren Araplar şehre Ayıntap demiştir. Ayn göz anlamına gelir tap ise pınar yani pınarın gözü anlamındadır.
Romalılar, Dülük yakınlarına Antiochia ad Taurum adında yeni bir kent kurar. Bu kent İsa'nın havarilerinden Yuhanna'nın Hıristiyanlık'ı yaymak için seçtiği merkezlerden biri olmuştur. Kent, MS 395 yılında Bizans İmparatorluğu'nun eline geçer. MS 636 yılında halife Ömer bin Hattab, İslamiyet'i yaymak için Ayıntap ve Hatay yöresini Bizanslıların elinden alır. Bu şekilde Ayıntap halkı İslamiyet'i kabul eder. Bu arada Dülük, hızla eski önemini yitirmektedir.
Gaziantep kurtuluş savaşı döneminde üstün başarı göstermiştir. 25 aralık 1921 yılında Antep şehri işgalden kurtulduktan sonra ona Gazi ünvanı verilerek ismi Gaziantep olarak değiştirilmiş. Buradaki ilk durağımız Zeugma müzesi. Zeugma antik kentinden getirilen mozaikler burada sergilenmekte.
Zeugma kenti Büyük İskender’in generallerinden ve daha sonra Suriye Kralı da olan Selevkos Nikator kendi adıyla, Fırat nehrinin adını birleştirerek M.Ö.300 yılında burada Selevkos Euphrates yani Fırat’ın Silifkesi  adında bir kent kurar. Daha sonraları M.Ö.1.yy.’da kent Roma hakimiyetine girer .Bu hakimiyet değişikliğiyle birlikte kentin adı da değişerek köprü, geçit anlamına gelen ve bütün dünyada bilinen şekliyle “ Zeugma” adını alır. Roma İmparatorluğu’nun 4.Skitia Lejyon Garnizonu’nun burada konuşlandırılması ve ticaret sebebiyle kısa zamanda 80 bin nüfusa ulaşan Zeugma’da Fırat manzaralı yamaçlara villalar inşa edilir. 80 bin kişilik nüfus Zeugma’yı dünyanın en büyük kentlerinden biri haline getirir. Örneklemek gerekirse Zeugma , komşusu sayılan Antakya (Antiokheia) ile Mısır’daki İskenderiye’den  daha küçük, Atina ile aynı büyüklükteydi. Pompei ve şimdi dev bir metropol olan Londra‘dan ise birkaç kat büyüklükteydi.
  Zeugma müzemizi de gezdikten sonra tarihi bey mahallesine hareket ediyoruz. Burası eski ermeni mahallesi. Dar sokaklar ve şu anda kafe olarak kullanılan eski ermeni evlerinin arasından yürüyüş yaparak bakırcılar çarşısına geliyoruz. Burada alış veriş için serbest zaman veriyoruz. Gaziantep’e gelip de baklava yememek olmaz. Burada bulunan İmam Çağdaş isim yapmış bir yer. Burada mutlaka baklava yemeliyiz. Gaziantep’ten götürebileceğimiz diğer bir ürün ise fıstık. Alış veriş yaparken size bir şey ikram etmek isteyen güler yüzlü esnafın ne içersiniz sorusuna zahter diye cevap verin. Zahter kekikten yapılan çaydır. Bunca zaman varlığından nasıl haberdar olmadığınıza şaşıracağınız bir tat. Alış verişten sonra kalemizi de gezerek otelimize geçiyoruz.
SABANCI CAMİ VE TARSUS ŞELALESİ
Artık dönüş günü. İstikametimiz ilk olarak Adana. Burada orta doğunun en büyük camisi Sabancı merkez cami’ni ziyaret ediyoruz. 1988 yılında yapımına başlanmış 1998 yılında tamamlanmıştır. Caminin yapısında kullanılan bir çok öğe bir şeyleri sembolize etmektedir. Rehberimizin camimizi anlatımından sonra Çukurova’ya can veren Seyhan nehri kenarında çay molası veriyoruz. Ardından Tarsus’a hareket. Son durağımız olan Tarsus şelalesinde öğle yemeği molası veriyoruz. Berdan çayı üzerinde bulunan şelalenin çağıltısı eşliğinde çaylarımızı yudumladıktan sonra Ankara’ya hareket ediyoruz.


0312 425 25 00
0545 212 19 15
0539 314 29 48
     Atatürk Bulvarı No:103/12 Kızılay ANKARA 


En uygun Oteller - %50ye Varan İndirim!!!

İlginizi çekebilir...

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

bizi takip edin...

ilginizi çekebilir